Selvi Boylum Al Yazmalım

Selvi boylum al yazmalım denilince akla ilk gelen Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın canlandırdığı unutulmaz aşk geliyordur. Hepimiz bir kez olsun mutlaka izlemişizdir. Bazılarımızsa, ben gibi, bıkmadan defalarca izlemiştir. Farklı noktalarına odaklanırız her birimiz. Bazılarımız güler geçer, bazılarımız ise her defasında göz yaşlarına engel olamaz.

Bu güzel filmimizden biraz bahsedelim. Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı filmde Türkan Şoray cahil ama güzeller güzeli köylü kızını rolünü üstlenirken, Kadir İnanır ise İstanbullu haylaz gençtir. Aynı zamanda bu iki önemli isme kaliteli oyunculuğu ile Ahmet Mekin eşlik eder. Aslında filmde görev alan herkes rolünü iyi yapmış ki güzel bir ekip çalışması çıkmış ortaya. Ayrıca Cahit Berkay’ın film için yaptığı müzik de filmin önemini güçlendirmiştir.

Türkan Şoray’ın canlandırdığı Asya bir gün köylerinden geçen İlyasla (Kadir İnanır) karşılaşır. Asya ürkektir, köylerine gelen yabancıdan korkar. Haylaz delikanlımız İlyas ise ısrarcıdır ve bir hayli de etkilenmiştir Asya’dan. Çünkü Asya büyüleyici bir güzelliğe sahiptir ve o ilk defa böyle birine rast gelir. Çok zaman geçmez aralarında büyük bir aşk başlar. Bu arada Asya’nın talipleri sıralanır da onun gönlü İlyas’tan yanadır. Günümüzde genelde Çukurova bölgesinde çok görülen kız kaçırma olayı onlar arasında geçer. Asya ile İlyas kaçarlar. Beş parasızdırlar, sığınacak bir çatıları bile yoktur. İlyas’ın abi dediği yaşlı amca imdatlarına yetişir. Her şey yolunda giderken İlyas’ın iş hayatındaki çıkmaz, aşkla düğüm düğüm olmuş evliliğini de etkiler. Bu arada Asya bebek beklemektedir. Olanlar olur ve İlyas ile Asya birbirinden koparlar. Asya hiç tanımadığı bir adamın evine sığınır. Asya’nın güzelliği onu da büyüler. Zaman geçer Asya ile İlyas’ın oğlu Samet, Cemşit’i baba olarak bilir. Nitekim öz olmasada babasıdır artık. Kahramanlarımız yıllar sonra karşılaşır. Asya unutamadığı bir aşk ile minnet borcu olduğu adam arasındadır. Filmin sonunda asya der ki: ‘ Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, sevgi dostluktu. Sevgi emekti.’ Bu aşkı Cemşit kazanmıştır.

Aslında filmde verilmek istenen mesaj bu cümlede saklıdır. Evet, aşk emek ister. Çünkü aşk vazgeçtiğinde yıkılacak kadar narindir. Küçük bir çocuk kadar nazlı ve kırılgandır. Pek çok beklentisi vardır onun. Ülkü gibidir, her daim çaba ister, yorulduğunda küser. Çünkü güvenmek ister. Gözlerini kapattığında onunla olduğunu görmek ister. Bazen umutsuz da olsa beklemektir. Asya da bekledi. Belki gelmedi hemen. Ama İlyas aşkta tembel olsa da Asya’yı hala seviyordu. Ve kader onların yolunu yine karşılaştırdı.

Kimsenin dilinden düşüremediği, filmlere, şarkılara konu olan büyük aşklarımız vardır ya hani Leyla ile Mecnun gibi. Basit olarak düşündüğümüzde Asya ile İlyas aşkı da onlara benzer. Ama ‘klasik Türk filmi işte’ deyip geçmemek lazım. Öncelikle herkesi en azından ilk izlediğinde etkilemiştir. Dahası şu kanıya varabiliriz ki gerçek aşkların yolları mutlaka kesişir.

Asya, ‘ durursam bir daha kurtulamam’ der. Buna karşılık İlyas,’ ziyanı yok, gülüşü yeter bize’ demektedir. Pek çok anlam çıkarabiliriz bu iki sözden. Çünkü çok şeyi ifade eder. Asya seçimini yapmıştır ama bir gerçek vardır ki İlyas’a olan sevgisi hala canlıdır. Cemşit’e karşı nankörlük yapmak istemez. Samet, onu babası olarak görmektedir ve ona karşı da sorumluluğu vardır. Emek vermek de sorumluluğu gerektirir. İlyas önceki gibi yine alıp başını giderse peki bu aşk emeği kazanmış olacak mıdır? Hayır. Ve aslında aşk İlyas’ın yüreğinde hala yerini korur. Bu yüzden bu kelimeler dökülür dudaklarından.

İlyas, Asya’nın elini tutup ‘gidiyoruz’ deseydi ne olurdu peki? Gelir miydi Asya? O zaman aşkın emek istediği fikri savunulmazdı herhalde. Ama diğer türlü bakarsak ve İlyas aylarca süren yokluğundan sonra geri dönseydi ki Asya onu bekliyordu zaten, bu aşk emeği kazanmış olacaktı.

Biraz da filmimizin önemi hakkında konuşalım. Cengiz Aytmatov’un kitabından uyarlandığı için öncelikli bir öneme sahiptir zaten. Türk sinemasında piyasaya ilk çıktığı dönemde keza daha sonrasında bile pek çok izleyiciye ulaşmıştır. Sinema dünyasında, kültürümüzü tanıtmak açısından önemli bir yere sahiptir. Çünkü filmde gösterilen her şey aslında Türk yaşayış tarzını ifade etmektedir. Asya ile annesi arasındaki iletişim, İlyas’ın iş yerinde olanlar, köy hayatı, Cemşit’in yardımseverliği…

Sizi Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yüreklere işleyen müziği ile baş başa bırakıyorum. Sevgi neydi? Sevgi emekti.

YouTube Preview Image

Hayatıma Bir Önsöz

“Ne onmadık kul imişim dünyada…”
Bir Kırıkkale türküsünden

Nerden esti, bilmiyorum, ama kendi hayatıma bir önsöz yazmak istedim. Nerden başlanılır, nasıl olur, hiçbir fikrim yok. Neden bir önsöz yazıyorum, o da belli değil. Hayatımın filmi çekilecek olsa bol ödüllü bir sanat filmi olabilirdi, ama heyecansız, tadsız. Yalnızca düşündürücü olurdu, duygu dolu bir şey. Sıfır aksiyon. Hayatımın romanı yazılacak olsa belki, o tutardı. Bütün aklımdan geçenleri kağıda dökmek, usta bir yazarın elinden çıktığı takdirde heyecan verici olabilirdi. Hayatımı özetleyen bir şarkı olur muydu peki? Sanmam. Müzik bir şeyler hissettirebilir ama kesin bir fikir vermez. Roman belki en iyisidir. Ama bende roman yazacak yetenek olduğundan emin değilim. Bir başkası da neler yaşadığımı bilemeyeceğinden, bilse de pek umursamayacağından, bu en mantıklı yol da tıkanmış oluyor. Hayatımı ben zaten yazmışımdır çoğu zaman. Gece yarıları kalkıp kağıtları karaladığım günler henüz son bulmadı. Evet, şiirden bahsediyorum.

Sahip olduğum ilk şiir kitabını (kimbilir şimdi nerdedir?) bana hediye eden babam, şiir gibi bir ömür dilediğini yazmıştı ilk sayfaya. Sanırım dileği kabul oldu. Ömrüm nerde başladı, 21 yaşındaysam 21 yıl önce başlamış olması gerekmez miydi? Ama öyle olmadı. iki yıl önce bir bahar mevsiminde hayata gözlerimi açtım tam olarak. 19 yaşındayken. Geç de olsa başlamak güzeldi. Ne zaman bitecek, Allah bilir… Bir şâir, 25 Mayıs 1983′te dünyadan göçtü. Son şiirini aynı ay içinde yazdı. Demek ki, ölüme bu kadar yaklaşmışken yine de şiire devam ediyordu. İşte babamın bana aldığı o kitaptan ezberlediğim onlarca şiir arasında en dehşet verici olanı oydu. Koskoca bir ömrün sonu, son şiirle neredeyse aynı tarihe denk geliyordu.

Peki ya ben hayatımın o bahar mevsiminde başladığını söylerken daha önce yazdığım şiirleri reddetmiş mi oluyorum? Hayır, onları bir doğum sancısı olarak görüyor ve hâlâ bağrıma basıyorum. Şu ana kadarki hayatım madem şiirlerle kağıda dökülmüş, o hâlde salt şiiri anlatan bir önsözü de başköşeye kondurmak, bu yolla hayat hikâyemin anlatılış tarzına bir saygı duruşunda bulunmak büyük bir mesele olarak önümde duruyor. Bense birkaç satırdan ötesini yazamayacağım…

***

Bir şiirimde “şâir”i uykusu kaçan bir kimse olarak tarif ediyorum. Demek oluyor ki; şiir, uykusuzluğun, rahatsızlığın bir ürünüdür. Yaşanmışlıklardan soyutlanmış bir şiir düşünülemez. Acıyla yoğrulan hâtırâların bir aksidir şiir. Mutlu şiir olmaz. Dolayısıyla mutlu şâir de olmaz. En mutlu görünen şiir dahi içinde bir umut barındırdığı için öyledir. Umutsa, mâlum, gerçekleşmemiş dileklerin olduğu bir ortamda kendini gösterir. Hakikî şiir, böylesidir. Hakikî şâir de diğer bütün sanatkârlar gibi bir meselesi olandır.

Belki de sanat, hatta sanat değil de insanoğlunun bütün üretken olduğu alanlar, Tanrı’ya özenmesinden kaynaklanıyor. Bizce, Tanrı yaratırken bir usûlü vardı, gelişigüzel serpiştirmemişti bizi ortalığa. Bize acılar, mutluluklar sunarken herhâlde amaçsız, şekilsiz şeylerle karşı karşıya bırakmamıştı bizi. Sanatkâr, Tanrı’ya özenenlerin en başında gideni. Şâir de onların bir tanesi. Çiftçi toprağa tohumunu ekerken onları bir inci gibi dizmekle uğraşmaz, ama şâir her kelimeyi öyle dizmek zorundadır, bunun içindir ki; dize denilmektedir şiirde her satıra.

Şiir, bir patlama noktası arar. Bu duygulanma (sensation) sürecinin son merhâlesidir. Ondan sonra bir kaynak gibi fışkırmaya başlar dizeler birbiri ardınca. Bir ırmak gibi en uygun yolu bulur ve şiir oradan devam eder. Bazen günlerce sürdüğü olur, bazen hiç bitmez. Her şiirin bir de amacı vardır, anlatmak istediği bir şey. Nasıl anlaşılacağı ise okuyucunun takdirine kalmıştır. (Tıpkı bir ırmak gibi. Kimi susuzluğunu giderir, kimi yüzünü yıkar, kimiyse bahçesini sular.)

Skip Noah, Rumi

Şâir, şiirini niçin yazar, diye soracak olursanız, cevâbı bellidir. Şâir, yaratmanın hazzına açtır. Tanrı’ya özenerek çıktığı yolda, kendi de bir âhenk ve nizam içinde bir şeyler var edebilmiştir. (Tabiî ki bunun hikmeti şâirde değil, yine Tanrı’dadır.) Tek avuntusu bu olur şairin. Çektiği acılara bir mola vermektir niyeti. Bir başka şiirimde diyorum ki: “Şiir, frenidir bir intihârın…”


Tanrı’ya Mektuplar

‘Zarf kadar içli mektup yaz bana.’* diyor şair. Bilmem benim kelimelerim zarf kadar içli ifade edebilir mi içimi? Zarf kadar içli olur mu ilk mektubum? Ama parmak uçlarım eğriler çizen bir sismograf şimdi. Yazım da bir o kadar çirkin.

Yazmak istediklerimi, yazacaklarımı, yazamayacaklarımı biliyorsun zaten. Benimkisi ufak bir çırpınış.

Şair devam eder ‘Zaten kimsenin,der, bir mektuba yazacak kadar kalmadı içi’. Kanıtlama çırpınışı. Teller arkasına alınmış bir tasakuşunun ‘Suçsuzum ben. Hapsolamam, susamam. Benim de duygularım var.’ dercesine çırpınışı gibi. Belki duygularımı elle tutulur, gözle görülür hale getirmenin insancası, çocukcası.

Lütfen beni mazur gör Tanrım! Sana yazılan onca beyitler,  satırlar, dizelerin yanında şu birbirine ufacık uyum sağlayamamış cümlelerimin içini gör. Zarf’a değil mazruf’a bak, lütfen!

Mektubumu senin bana (tüm insanlığa) yazdığının yanına bile koymuyorum. Cevap değil haşa! Dedim ya haykırış.

Malum, mektup zarif olur, incelik timsalidir çoğu zaman. Benim haznemde ne arar o incelik? O yüzden sadeyim sana karşı. Kısa mesajlar, e postalar çağında büyüdüm ben. Tumturaklı bir dil bekleme n’olur.

Gelemedim bir türlü mevzua, hoş gör bilemiyor insan ne söyleyeceğini sana karşı. Bir yandan da tatlı geliyor bunu yapıyor olmak, çok tatlı.

Kendi kendime yazarken her şey o kadar kolay ki, hiç aklımın ucuna gelmemiş senin okuyacağın.

Kullandığım zarflar konusunda da özrüne talibim Rabbim. Seçemedim işte insanlık. Sana sen deyip teklemek istemem zira tek’lemek istedim.

Gelgelelim istirhamıma; ben… Ben daha çok sende olmak istiyorum Tanrım. Bilirim ki kullarının kalbine muhabbeti sen koyarsın. Okyanuslarda birbirimizi ağlayabileceğimiz bir eşimiz var mıdır bizim de? Neden Leyla kum tanelerine kırmızı yapışkan pullarını akıtmamıştır ayaklarından? Kızgın yuvarlak neden geçmemiştir Kays’ın başına geçtiğinden çok Leyla’nınkine? Hayır bunu tartışmayacağım. Anladım artık yaratılış gerçeğimi. Evet, Lady Mary’e katılıyorum belki ama susmak gerek yeri geldiğinde.

Derdim başka, eksikliğini hissettiğim şey: sevgi. Kendime çekemiyorum da itemiyorum da. Oysa taa dibime bir yerlere beyaz, üstü karalanmamış, taze kağıt kokan bir damla, belki göl ya da deniz olarak yerleştirmek isterdim onu.

Annem kızar, lanet okumamak lazım ama lanet olsun ki yapamıyorum . Annem demişken onu bile yeterince sevemediğimi düşünüyorum bazen. Acaba şizofren mi oldum Tanrım? Bunun arayışındaysam yani sevginin değil şizofren olmanın, durdur beni ne olur!

Uzun lafın kısası demem o ki; birgün sevmeyi bilmeyenler de sevebilir mi? Sana soruyorum çünkü benim sorunca cevap alabileceğim ne bir aynam var ne de içimi postalayabileceğim bir arkadaşım, Wherter’inkine benzer. Hoş, kullanım kılavuzu olmayan bir et parçasının duyumlarını ustasından başka kime sorabilirdim ki?

Ne ise ne, kaleminden çıkanları tutabilen var mı bilmem ( kesin vardır) ama ben tutamadım, kendimi mahmuzlayamadım. Ne kadar kabayım Tanrım, özür dilerim.

Hep hoş kalacaksın ama

Hoşçakal Tanrım

Adını iyi bildiğin…

 

* : Haydar Ergülen, Zarf


Bomboş Bir Siluet

Gülümseyen lambalar yok artık sokaklarda,
Acı bir rüzgar konup ruhlarını eritmiş.
Sanki gün doğacakmış gibi çok uzaklarda,
Umutlar birbirleri ardınca çekip gitmiş.

Zaman aldı beklemek, gidenlerin ardından,
Hepsini gözyaşıyla uğurladım halbuki.
Kapı çalınmalıydı, tezi yoktu yarından,
Çekmecede kaybolmuş bir kimlikti benimki.

Doldurdum cümle kahrı kaygısız bir valize,
Kaçamadım yine de hayalet sürüsünden.
Düşeceğimi bilsem dalgalı bir denize,
Atacaktım kendimi Maltepe Köprüsü’nden.

Üflese de İsrafil, gümüşten kavalına,
Bomboş bir siluete çevrilsem resimlerde.
Bir altın bırakarak ihtiyarın salına,
Bulsam kendimi uçsuz, bucaksız iklimlerde.

Iman Maleki, All Alone

 


Ne Yalan Ne Gerçek

Kalabalık şehirlerde yitirilir gerçek. Gerçek aşkı da o yalancı kalabalıklar arasında ararsın. Yanılırsın. Aşk da gerçek kadar yalan olur. Çünkü yalanın buruk gerçekliği aşkı da zehirlemiştir.

Şarap tadında hüzünler tadarsın. Doyamazsın o yıllanmış tada. Dünyanın hali bu işte. Yalnızlık yolcusu olarak gidersin şu alemden. Ve daima hatırladığın seni kendinden alıp götüren o mis tat olur.

Yürekten üflenmiş bir ney’in sesinin girdabında kaybolursun. Seni ucu bucağı görünmeyen düşler aleminin yollarına sürükler. Yıllarca biriktirdiğin, şimdi ise sadece kırıntıları kalan anılar dizilir birer birer. Düşündükçe suratın şekilden şekle girer. Bazen kahkaha atmamak için kendini frenlersin bazen de ağlamamak için. Aklına her geldiğinde yüzünde gülücükler açan anlar da vardır, ‘ah keşke’ dediğin pişmanlıkların da.

‘Aman neyse işte’ der sıyrılırsın karanlık perdeden. Etrafına bakarsın sonra. Gerçek mi yaşadıkların ya da sahip olduğun her şey? Evet mi diyorsun? Sen bile yalanken gerçek olan ne var? Leyla da yalandı Mecnun da, gerçek olan onların aşkıydı. Aslı olmasa Kerem’i bilemezdik, Kerem olmasa Aslı’yı. Gerçek Ferhat’a dağlar aştıran o tarifi belirsiz duyguydu. Oysa 21. yüz yılın gerçekliği ne kadar? Mecnun’un aşkının gerçekliği kadar yalan.

Anka Kuşu hayali dağa ulaşmak için yola çıktığında onunla gelen ne kadar çok kuş vardı. Oysa ne oldu? Birer birer ayrıldılar kafileden. Birlikten uzaklaştılar. Türlü zorluklarla karşılaştılar da yılmadılar o otuz Anka Kuşu. Demem o ki onları gerçek yapan sebatlarıydı. Amaçlarında kararlıydılar. İşte o azim olmasa Anka Kuşu da olmayacaktı. Galiba günümüzü yalan yapan da Anka Kuşu’nun sabrını yitirmemizdir.

Tarihi bir binaya baktığımızda çeşitli yorumlar dökülür dudaklarımızdan. ‘Vay be’ deriz belki. Şaşkınızdır eserin nasıl yapıldığına dair. Mimarını sorarız. Sonunda da bir ‘helal olsun’ der geçeriz. Gerçek olan ne peki? Mimar değil, o yalan, onu gerçek yapan eseri. Bizim onun gözüyle dünyayı görmemizdir gerçek olan. Selimiye olmasa Mimar Sinan olacak mıydı?

Aşkların şehri İstanbul bile ne ifade ediyor artık? Şarap, güzel kadınlar, sabaha kadar süren sarhoş eğlenceler… Bilinmeyen zamanda yaşayan şairlere ise İstanbul kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derin ve anlamlı. Kilometrelerce uzaklıktan çıkarlar yola. Nereye? İstanbul’a ulaşacaklar gerçek hayata, sevdiklerine kavuşacaklar. Bin bir heyecanla gelirler. İstanbul aşk kokar geldiklerinde. Gün biter de gece gelince sıralanır dizeler İstanbul aşkına. gerçek olan İstanbul değildi belki, onun için yüreklerde alevlenen gizli hislerdi. Her devirde hükmünü sürdüren o masum çırpınıştı. Maalesef ki artık yalancı şairlerimiz var.

Sen, ben, o, hiç kimse gerçek değiliz. Bizi gerçek yapacak son denilen ince çizgiye geldiğimizde geriye bıraktığımız şey olacak. Peki ne bırakıyoruz?


Antisosyal

Kazimir Malevich, Kaçan AdamUyku tutmadı çöken geceye inat, kaçtım,
Eli kara lekeli gölgeler ülkesinden.
Ben o çöp adamların sessizliğine açtım,
Nasibim hiç olmadı postalların sesinden.

Ne bir arayan oldu, ne ben arayacaktım,
Yalnız bir milyon köpek havladı ölesiye.
Her birine tanıdık, süslü isimler taktım,
Çağırınca fark edip kaçabilsinler diye.

Gürültülü gülerdi kimi, adı gülmekse,
Ağlayınca nasıldı, ne çok merak ederdim.
Gözyaşının tek derdi yol bulup dökülmekse,
O arkı kazımaktı benim de bütün derdim.

Bir varmış diyecektim, yoktur demekten kaçtım,
Bir masal öyle kolay başlamıyor demek ki.
Ben o Keloğlanların türkülerine açtım;
Tepegöz mü, tekfur mu? Hepsi aymazın teki!

 


İzmarit

“…Sonunda çıkmıştı haftalardır kapalı kaldığı hücreden. Çıktığı için sevinmeli miydi yoksa artık kendini bir parçası olarak gördüğü o yerden ayrıldığı için üzülmeli miydi? Bilemedi ama coşkuluydu sanki. Diğerlerinden farklı olmanın verdiği bir haz vardı içinde. Bilmiyordu ki şu anda kendisini bekleyen olaylar dizisi aslında geride kalanları da bekliyor. Aynı kaderi paylaşacaklarını ve yaşanacakları önce onun göreceğini bilmiyordu.

Işık görmeyi beklemişti aslında. Hep öyle olurdu ya. Işık demek yeni bir pencere, yeni bir hayat, başlangıç demektir. Ama karanlıktı, belki de bundan anlamalıydı her şeyi, karanlığın bir işaret olduğunu tahmin etmeliydi. Nerden bilebilirdi ki? Her şey çok yeniydi onun için. Bazen içten içten duyduğu o tanıdık kokuyu, daha derinden hissediyordu mesela, ağır, baygın ama çekici… Her şey çok uzun bir zaman dilimindeydi onun için, çıkarılırken geçen yirmi saniye yıldı beklide. Ve Hayat’ın parmaklarındaydı şimdi. Çok serbest, çok yumuşak tutuşlar. Kıskaç gibiydi ama hiç de korkutucu değil. Artık aidiyet duygusu hakimdi ruhuna, o dokunuşla Hayat’a aitti ve o nasıl isterse öyle olacaktı, razıydı. Ona göre günler geçiyor, benliğinde hissettikleriyle sarhoş oluyordu. Yegane olan oydu. Belleğinde bu gerçeği kimse değiştiremezdi. Bilseydi aslında Hayat’ın gözünde bir hiçti, bilseydi ah!

Ne olacaktı ki bilince? Ona günler günler uzun gelen şu saniyeler, huzur içinde, bahtiyarlık içinde değilde, hüzün, ızdırap içinde geçecekti. Huzurla mest olmuş şekilde  ne kadar vakit geçirdiğini hiç bilmiyordu. Keşke daha uzun olsaydı. Ve hala karanlıktı. Etraftakiler daha doğrusu etraf hareket ediyordu, gidiyordu. Demek ki buydu dünya. Bitmek bilmez bir hengame, koşuşturma içinde olmak… Sonra kendisinin de hareket halinde olduğunu hissetti. Hızlıydı bize göre, ona göre değil. Ve bir sıcaklık… Ne yandan geldiğini bilemiyordu çünkü yoktu yön kavramı. Daha sıcak ve daha sıcak… Artık içindeydi ateş. Yaklaşıyordu, kül edercesine, kavururcasına… Başkaları da bilir mi yanmak nedir? Düşünüyordu. Ve fark etti ki, tek yapabildiği bu; düşünmek… Onun dışında eylemsizdi, tek kelimeyle eylemsiz. Hepimiz öyle değil miyiz hayatın ellerinde?

… “

Satırlardan gözlerini ayırdığında saat yarım olmuştu. Öyküyü beğenmemiş, yarıda kesmişti. ‘Ne kadar anlamsız, hele başlığıyla hiç bağdaşmıyor.’ diyordu içinden.. Oldu olası anlamazdı zaten, edebiyattan şiirden. Evdekiler yatmış, sessizce yapabileceği tek meşgale olarak kitap okumayı seçmişti. Sürekli başucundaki komodinde duran bu kitabı da nerden aldığını hiç bilmiyordu zaten. Babasının olmalıydı..

Masa lambasının pili bitmek üzereydi herhalde. İyice cılızlaşmıştı. Kitabını kapatıp üzerine koyduğu çalışma masasına baktı bir an. Sonra kollarını başının altında birleştirip kapandı masasına. Loş ışıkla yansıyan gölgeleri süzdü. Kendi gölgesi… Çocukluktan beri gölgesinde ilk dikkatini çeken yer, kirpikleri olmuştu. Uzun, kıvrık halleriyle nasılda hoş dururlardı gölgede. Masanın ikinci çekmecesini açtı. El yordamıyla bir şeyler aradı, bulamadı. Sonra bıkkın, doğruldu  ve görebildiği kadar göz attı içeri. Gözleri bulmuştu aradığını. Selanik’te bir tezgahtan aldığı beyaz üstüne renkli puanlı küçük bir kutunun içine saklamıştı sigarasını. Hem annesi görmez, görse de fark etmezdi, hem de arkadaşları ne marka içtiğini anlamazdı. Ne çok büyütürlerdi bunu. Sigara değil mi ne alırsan al da zıkkımlan işte. Ay sonu da geldiğinden Parliament alacak parası yoktu tabi. Bahar’a talim!.

Oturduğu iskemleden kalktı, yavaş adımlarla pencereye yürüdü. Sigara dumanının nevresimlerine sinmesini istemezdi haliyle. Camı açıp dışarı baktığında, lavanta kokusu doldu içine. Gül teyzenin lavantaları çiçek açardı yılın bu vaktinde. Gece kokmaları tuhaftı oysa. Küçükken salkım salkım annesine verirdi. Yerleştirdikleri vazoda en az iki gün kalırdı Gül teyzenin lavantaları. Sermin, lavantanın ufacık mor çiçeklerinin geceleri kapandığını o zaman fark etmişti çocuk düşüncelerinin derinliğiyle, uyanıklığıyla.

Şimdi o canım kokuya, nikotin kokuları karışacaktı. Böylece dağılırdı çocukluk anıları. Yaktı sigarasını tek kibritle. Neydi hikayenin ismi? İzmarit… Gülümsedi. İnce, biçimli dudaklarının sağ yanında bir çukur… Nefes, bir nefes daha… Duman genzini yakıyor, Sermin aldırmıyordu.

Sigarası kısaldıkça düşünceleri uzuyordu. Boş cebi, babaannesinin ilaçları, işe giderken iki sokak aşağıdan yürümek zorunda bırakan borçlu gözler, Bahar, annesinin bakışları, işyerindeki aptal kızlar, aybaşı, imzasız mektup, Ahmet, hikaye, kitap…

Çaresiz bir iç çekti sigarasını söndürürken ve gözlerini ağırlaştırmak için bir öykü daha açtı. Başka bir öykü, kısa bir öykü, düşüncelerini dağıtması gereken öykü, dağıtacak öykü…


Muhafazakar Sanat Soruşturması

Son günlerin (8 Mayıs 2012 itibariyle) gözde tartışma konularından birisi “muhafazakar sanat” meselesi. Kelime anlamı olarak ne ifade ediyor “muhafazakar” diyerek Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktığımızda karşımıza çıkan bir diğer kelime “tutucu” oluyor. Burdan anlamamız gereken “muhafazakar” deyince, sözlüklerin dahi soğuk bir açıklamayla konuyu kesip attığı mı olmalı? Tartışmanın bu kadar büyümesi de, belki de muhafazakarlığa karşı duyulan tahammülsüzlükten kaynaklanıyor. Fakat bu da doğru bir çıkarım değil. Zira muhafazakar olduğu sanılan isimler arasından dahi pek çoğu “muhafazakar sanat” ifadesine karşı çıkıyorlar.

Muhafazakarlığın ne olduğunu ve Türkiye’de ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmadan bu konuda söz söylemek olmaz. Muhafazakarlık, korumaktan gelen bir kavram. İngilizcesi, hatta, bildiğimiz “konserve”! Neyi koruyor bir muhafazakar, diye soracak olursak cevabı basit: o anda elde ne varsa bir muhafazakar onu korumakla yükümlü biliyor/buluyor kendini. Türkiye’deki muhafazakarlık algısı ise Demokrat Parti’den başlayarak bütün “sağ” kesimleri içine alıyor. Mesela Turgut Özal için muhafazakar deniliyor, ancak Özal yaptıkları itibariyle -iyi veya kötü- Türkiye’nin çehresini değiştiren bir siyaset adamıydı. Oysaki muhafazakarlık söz konusu olunca, değişimin bir köşede durması gerekmez miydi? Daha da ileri gidelim; Atatürkçülük’ten başka ölçüyü kabul etmeyen siyaset adamları bu hesaba göre muhafazakarın deyim yerindeyse “ağababası” olmak durumundalar.

İskender PalaDemek ki, Türkiye’de muhafazakarlık yanlış algılanıyor. Bu da büsbütün yanlış bir kabullenmeyi doğuruyor bir kesimde. İskender Pala, “Muhafazakar sanat manifestosu” diye bir yazı yazdı. Yönetmen Ezel Akay’sa buna karşılık İskender Pala’nın kendisinin dahi muhafazakar olamayacağını ileri sürdü. Akay’a göre bir şeyleri muhafaza ederek sanat yapılmaz. Oysa İskender Pala’ya göre muhafazakar demek, “dini vecibelerini yerine getiren” demektir. Bu noktada bir yanlış anlaşılma olduğu muhakkak. Fakat bunun müsebbibi Ezel Akay veya herhangi  bir sosyalist değil, İskender Pala ve muhafazakar kimliğini benimseyen diğer bütün sağcılardır.

İsmail GüneşDaha baştan kavramları bir karışıklığa mahkum ettiği için “muhafazakar sanat” savunucuları en büyük yanlışlığı yapmış oldular. Dini vecibeleri yerine getirenleri ifade etmede “muhafazakar” kelimesini kullanmak hatası… Halbuki biz onlara zaten “dindar” diyorduk. Yönetmen İsmail Güneş: “Ben dindarım, muhafazakar değilim.” diyor ve ekliyor: “Bence muhafazakar sanat diye bir şey olmaz. Çünkü bir şeyi muhafaza ederek sanat üretemezsiniz. /…/ Ben en çok İskender Pala’ya şaşırdım. Bu kadar üreten ve ilerici bir adamın ‘Muhafazakar Sanat Manifestosu’nu çok anlamsız buldum.”1 İsmail Güneş de Ezel Akay gibi İskender Pala’nın “muhafazakar” olamayacağını dile getiriyor ve haklı da. Dücane Cündioğlu da bu minvalde fikir belirtiyor: “Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakarı olmaz! Çünkü tahayyülün, korunması zorunlu sınırları olmaz!”2 Ne kadar da benziyor İsmail Güneş’in “bir şeyi muhafaza ederek sanat üretemezsiniz” deyişine.

Ezel AkayEzel Akay diyor ki: “Korumak istiyorsun. Yeni bir şey yaparsan koruduğun şeyden vazgeçmek, onu bozmak, ya da rafa kaldırmak durumunda kalabilirsin. Bu yüzden en güvenli yol, eski eserlerin aynısını, mümkün olan en zanaatkarca yollarla kopyalamak, yeniden üretmektir.” Peki ama sanatçı illa ki “yeni” bir şey yapmak zorunda mıdır? Mevlana’nın Mesnevi’sinin bir sanat eseri olduğundan şüphe yok, fakat içindeki hikayelerin tamamen Mevlana Celaleddin Rûmî’ye ait olduğu da söylenemez. Aynı şekilde Ezel Akay’ın Yedi Kocalı Hürmüz’ü de Sadık Şendil’in aynı adlı eserinden uyarlama. Öyleyse Ezel Akay karşı çıktığı muhafazakar sanatın içinde kendisi de yer almıştır, diyebilir miyiz?

Bir diğer mesele de “muhafazakar sanatçı”nın koruduğu şeyi bozmadan, rafa kaldırmadan, “yeni” bir şey üretmesinin mümkün olup olmadığı… Binlerce yılın birikimini sinemasına, şiirine, hikayesine yansıtan her sanatçı bu yönüyle muhafazakar olmuyor mu zaten? İskender Pala, manifestosunda “Muhafazakar sanat, geleneği sorgular ve yorumlayarak çağdaş birikime katar.3 diyerek bunu ifade etmiş. Ezel Akay’sa “Birçok geleneği çöpe atmak gerekir diye düşünüyorum, buna rağmen ben de birçok kültürel öğe için muhafazakarca davranıyorum!” diyor. İyisi mi “muhafazakar sanat”ı yalnızca bu madde ifade etsin ve tartışma bitsin. Yoksa “muhafazakar sanat” için cilt cilt kitap da yazılsa boşa. Sanatta muhafazakarlık bu maddeden öteye gittiği sürece kendi kendini sekteye uğratan bir döngüden başka bir şey doğurmayacaktır.


  1. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1283666&title=roportaj-recep-ivedik-seyircisini-filmime-bekliyorum
  2. http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2012/05/zer-ile-zor-arasinda-i.html
  3. http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1271265

Devasa Kürenin Sırrı

Tarih denen zaman dilimlerinden birinde dolaşıyoruz. Dünya o zamanlar daha çok genç. Bakalım neler olmuş.

Bir gece ansızın gökyüzünden bir ışıl ışıl yanan bir küre düştü. Dünya sallandı ilk önce. Yük ağırdı taşıyamıyordu onu. Kendine gelmeye çalıştı epey. Günler geçti ardından. Ama dünya günden güne zayıfladı, sarardı, soldu.

Gelin ilk önce kürenin nasıl bir şey olduğundan bahsedelim. Dediğim gibi küre devasa bir şeydi. Bakınca insanın gözlerini alacak kadar parlak, dokununca yakıp kül edecek kadar sıcak, uzaklaşınca iğnelerini batıracak kadar acımasız, ve dahası zaman zaman seni umursamayacak kadar da zalimdi. Öyle bir şeydi ki dünyayı etki alanına alıp tüm ağırlığını ona veriyordu. Dünya’nın üzüntüsünden zevk alıyordu bu küre. Ah Dünya çaresizdi şimdi.

Kaldıramıyordu o bu ağırlığı. Bir şekilde kurtulması lazımdı. Günlerce düşündü nasıl etse de başında atsa. Evrene bıraksa olmaz, Güneş’e verse almaz, Ay zaten hiç oralı değil. Ahlar vahlar etti. sonunda bir fikir geldi durdu aklına. Her şey iyiydi de nasıl uygulayacaktı kendince zekice olan bu fikri. Evet güzeldi fikir. Peki ne yapacaktı Dünya? Neydi o güzel fikir?

Kıracaktı küreyi. Evet, yanlış anlamadınız, küreyi parçalayacak. Ve her bir parçayı savuracaktı dört bir yana. Tespih taneleri olur ya hani kırılınca dağılır her yana. Öyle olacaktı küre de. Dünya düşünüyordu ki böylelikle yükü daha az hissederdi. Belki yıllarca üzerinde nefes alıp veren yaratıklar yardım ederdi ona. Korkuyordu bir yandan da kızdırmaktan küreyi. Ya parçalanıp dağılınca yine büyür de eski haline gelirse? O zaman ne yapardı? Bir küreden binlerce olmaz mıydı? Korku senaryoları yazdı durmadan. Ama başka çaresi yoktu. Küreyi taşımak ona her geçen gün ölüm gibi geliyordu. Şansını denemek istedi.

Ve bir gece, tüm canlıların sus pus olduğu vakitte harekete geçti Dünya. Ellerinde her türlü kırıcı ve kesici aletlerle yaklaştı küreye. Sessizdi. Gökyüzünde tek ses Dünya’nın korku ve endişe ile atan yüreğiydi. Yine de bir ümit pırıltısı da vardı içinde. Az sonra ya kendi ölecek ya da bu bilinmeyen ağırlıktan sonsuzu kadar kurtulacaktı. Gözlerini kapattı Dünya ve ilk darbe geldi. Anladı ki bu küre çekiç darbelerine direnecek kadar güçlü değildi, dağılıverdi o yüzden hemen.

Parçaları savruldu her bir yana. Dünya rahatlamış, derin bir nefes almıştı artık.

Ama bilmiyordu yaptığı şeyin neye mal olacağını. Parçacıklar o kadar çoktu ki insanlar üstlendi onları. Parlak kürenin ışıltılı parçacıkları insanların yüreklerine yerleşti. Bazen insanları da bıktıracak kadar ağırdı. Bazen yakıcı bazense zalimdi. Ama tek gerçek vazgeçilmez olduğuydu. İnsanlar nereye gitseler onu da beraberinde götürüyordu. Bazen gözyaşı döktürüyordu insanlara bazense kahkahalar attırıyordu.

Adı yok muydu peki devasa kürenin? Dünya bilmiyordu en azından ama insanlar isim bulmuşlardı paçacıklara. Neydi peki? Aşk’tı onun adı. Dünya’nın bile yükünü taşıyamadığı ve insanlara devrettiği şeyin adı aşk’tı.


Ateş Düştüğü Yeri Yakarken…

İsmail Güneş’e…

Sanat ve siyaset arasındaki bağ, ülkemizde dünyanın geri kalanına oranla önemli bir düzeyde olsa gerek. Türkiye’nin meselelerini anlatmak parolasıyla yola çıkan sanatçılarımızın sayısı epey fazla. Önceleri edebiyat alanında başlayan siyasîleşme, sonraları tiyatro ve sinema gibi “görsel” sanatlarda da görülmeye başlandı. Söz gelimi bugün hala sağ-sol eksenindeki tartışmalarda akla ilk gelen isimler Bülent Ecevit veya Süleyman Demirel gibi siyasetçiler değil de Nazım Hikmet ve Necip Fazıl gibi şairlerdir.

Necip Fazıl’a göre sanat dalları arasında en mühimi tiyatrodur. Zira tiyatro vermesi gereken mesajı dolaysız olarak verir ve doğrudan geniş kitlelere yayılabilir. Tiyatro için okuma-yazma veya yüklü miktarda para vermek gerekmez. Günümüzde ise hayatın hızlanması tiyatronun tahtını sinemaya bırakmasına sebep olmuştur. Sinemada; müzik, şiir, tiyatro gibi diğer bütün sanatlar iç içe kendine yer bulabildiği için sinemanın değeri bir kat daha artmaktadır. Üstelik tiyatro zamanla daha elit bir kitleye mahkum olmaya/edilmeye başlarken, sinema her kesime hitap etmede başarılı olmuştur.

Gelelim Türkiye’nin meseleleri ve sinema arasındaki ilişkiye. Bu konuda bugüne dek verilen eserlerde görülen en büyük yanılgı bir meseleyi anlatırken fazlasıyla taraflı olunmasıdır. Taraflılık da elbette başlı başına bir mesele fakat çoğu zaman kaçınılmaz olan bir hadise. Hele söz konusu mesele siyasî ise tarafsız olunmasını beklemek anlamsızlaşıyor. (Tabii “siyasî”den ne anladığımızı da açıklığa kavuşturmak lazım. Bir filmin siyasî olması, bizce, gelenekleri, sistemi, global ve lokal anlamdaki umumî gidişatı, yaşanmışlıkları eleştirmesiyle siyasîdir. Sanatın propaganda malzemesi olarak kullanılması alçakça bir tavırdır.) Ancak taraflı, fakat insaftan da yoksun olmayan eserler her zaman kendilerini belli etmeyi bilmiş ve kendilerine haklı bir yer edinebilmişlerdir. Aksi takdirde ortaya çıkan manzara, Doğu Anadolu’daki “derebeylik” sistemini eleştirirken bir yandan da dine saldırmaya veya sistemi eleştirirken dini sömürmeye dönüşmüştür.

İnsaf, bizce siyasî bir filmde aranması gereken başlıca özelliktir. İsmail Güneş’in 1991 yapımı “Çizme” filmi tam anlamıyla siyasî bir filmdir. Ezanın Arapça okunması konusundaki yasağın kaldırıldığı gün radyosu dahi olmayan bir Karadeniz ilçesinde geçen Çizme’de, yasağın ve “devrimlerin” savunucusu nahiye müdürü ile ezanın orijinal halini özleyen halk arasındaki gerilim son derece “insaflı” bir şekilde sunulmuştur. Yine de taraflı bir film olduğu reddedilemez. Bu anlamsız yasağın karşısında durmaktadır Çizme. Filmle ilgili “İslamî” olduğu yönünde yorum yapılmasına da İsmail Güneş bu sebeple karşı çıkmıştır. Eğer asırlarca ezan Türkçe okunmuş olsa ve sonra Arapça okunması yönünde bir baskı olmuş olsaydı, İsmail Güneş bu sefer de bunun karşısında olacağını açıkça söylüyor.

İsmail Güneş, 25 yılı aşkın süredir Türk sinemasına hizmet eden bir yönetmen. 1993 yılında çektiği Beşinci Boyut adlı filmi de bir bakıma siyasîdir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi üzerinden giden filmde kentleşmenin Türkiye’deki bazı yönleri ele alınıyor. 1999′da ise İsmail Güneş tamamen siyasî ve taraflı bir filmle karşımıza çıkıyor. Bu kez “…’nın vurduğu yerde gül biter” şeklindeki atasözüne muhaliftir Güneş. Öğretmenin, babanın, hatta polisin vurduğu yerde hep gül bitmesine, bireyin toplum içerisinde bir çok tabakadan yediği tokatlara meşru bir zemin hazırlayan bu köhne geleneğe karşı çekilmiş bir filmdir “Gülün Bittiği Yer”. İsmail Güneş biraz da kendi kuşağının fazlasıyla maruz kaldığı işkenceyi sorgulamak istemiştir.

Daha sonra “The İmam” gelmiştir 2005′te. Yine siyasî bir arkaplanla… İmamhatipli olmanın farklı ortamlar içerisinde doğurabileceği farklı algılara karşı bir nevi “çift kişilik” oluşturan bir karakterin gelgitlerine seyirci oluruz bu sefer. 2007′de ise siyasetten uzak bir filmle yeniden sinemalarda İsmail Güneş’in adını görüyoruz. Merhamet temalı bir film “Sözün Bittiği Yer”, belki de merhametsizlik. Kimileri kendi dertleri arasında başkalarını unuturken, kimileri de kendi dertlerine rağmen başkalarıyla hemdert olurlar.

Nihayet İsmail Güneş, 4 Mayıs 2012′de gösterime giren ve böylelikle “Yer Üçlemesi”ni tamamladığı “Ateşin Düştüğü Yer”le karşımıza çıkmış oldu. Pek çok büyük yönetmen gibi Güneş de kendi üçlemesini sinemaya armağan etmiş oldu böylelikle. (Sergio Leone’un “Dolar”, Rossellini’nin “Savaş”, Visconti’nin “Alman Sorunları” üçlemeleri gibi.) Ateşin Düştüğü Yer, Türkiye’nin meselelerine değinen filmler arasında bugüne kadarki en başarılı örnek. Gerçek bir öyküden yola çıkılarak “töre” (?!) cinayetlerinin arkaplanı bizlere sunuluyor. Belki de filmin vermek istediği asıl mesaj, Türkiye’deki en derin meselenin ikilemler arasında sıkışmış bir topluma dönüştüğümüz gerçeğidir. Nasıl mı?

Filmde, sevgisini yaşamakla yaşamamak arasında kalan bir genç kız, kızına merhamet etmekle etmemek arasında kalan bir anne ve kızını öldürüp “alnındaki lekeyi” silmekle silmemek arasında kalan bir babayı görüyoruz. İsmail Güneş, bütün bu ikilemler arasında yine taraflı davranıyor. Kızın işlediği hatadan bu dünyada cezalandırılamayacağını gösteriyor bize farklı açılardan. Annenin gözyaşları, kızın her şeye rağmen gülen gözleri, babanın yüzündeki ifadeler, her şey bunu anlatıyor. Bizse bütün bunlar olup biterken bambaşka bir ikilemin içinde buluyoruz kendimizi. Ağlamakla ağlamamak arasında gidip geliyoruz.